Gündem
Tümü
Köşe Yazısı Fenerbahçe

Taşın Altındaki O Eller

Aziz Yıldırım’ın sekiz yıl sonra yeniden kürsüye çıkışı, Fenerbahçe’de yalnızca bir yönetim hamlesi değil; yükü, yaşı ve aidiyeti aynı anda taşıyan eski bir hikâyenin dönüşü gibi okunuyor.

Bu yazıyı paylaş

Bu bir köşe yazısıdır. Yazarın kişisel değerlendirmesini içerir ve FutbolRadar'ın doğrulanmış maç verisiyle karıştırılmamalıdır.

Kalamış'ın rüzgârı dün Faruk Ilgaz Tesisleri'nin camlarına çarparken, o salonda yıllara meydan okuyan bir adam oturuyordu. Saçlarına ak düşmüş, omuzlarına zaman yüklenmiş; ama bakışları hâlâ 1998'in o inatçı, dik başlı adamınınki gibiydi.

Aziz Yıldırım, sekiz yıl sonra yeniden kendi kürsüsünde.

Bir düşünün. 1998'in şubatında Vefa Küçük'ü yalnızca bir oy farkla geçip oturduğu o koltukta tam yirmi yıl kaldı. Şükrü Saracoğlu'nu baştan aşağı yeniledi, Ülker Arena'yı diktirdi, tesis üstüne tesis kurdu, Avrupa'da yarı finaller oynattı, altı kez lig şampiyonluğunu bu camianın müzesine taşıdı. Sonra 2018'de gitti. Gidişi de tıpkı kendisi gibiydi; dik, sert, tek başına.

Sekiz yıl uzakta kaldı. O sekiz yıl, Fenerbahçe'nin tarihindeki en uzun şampiyonluk hasretinin de sürdüğü yıllardı. 2014'ten beri lig kupasına hasret bir kulüp, bir yandan başkan üstüne başkan değiştirdi; olağanüstü kongreler yorgunluğun başka bir adı oldu. Ve geçtiğimiz haziranda camia yeniden ona döndü. On yedi bin iki yüz kırk beş oy. Tarihin rekoru. İhtiyar reis, geri çağrılmıştı.

Dün, o çağrının altında ne olduğunu gördük.

Kürsüde Orhan Demirel konuşurken yerinden fırlayan, "Suçlu musun Orhan? Suçlu değilsin, neden kendini savunuyorsun?" diye gürleyen adam aslında bir hesabı değil, bir yükü konuşuyordu. "Ben hırsız yakalamaya gelmedim, ben polis değilim," dedi. "Ben Fenerbahçe'yi şampiyon yapmaya geldim ve yapacağım."

Ama o salonu asıl sessizliğe gömen cümle bu değildi.

Sesi bir an titreyerek şunu söyledi: "Benim Fenerbahçe'den beklentim yok, hiçbir beklentim yok. Ben kızıma üzülüyorum, torunlarıma üzülüyorum, genç çocuklara üzülüyorum. Onlar için geldim buraya, onlar için."

İşte bütün hikâye bu cümlenin içinde saklı.

Yetmiş üç yaşında bir adamın, artık kazanacak makamı, kaybedecek unvanı yokken, bu kavganın tam ortasına yeniden dalmasının başka bir açıklaması var mı? "Elimizi taşın altına koyduk," dedi. "Taş bizi kanatıyor, ellerimiz kan içinde ama itiraz etmiyoruz. Çünkü başka şansı yok Fenerbahçe'nin."

O eller... Yirmi yıl bu kulübün taşını, tuğlasını taşımış eller. Sekiz yıllık bir aradan sonra yeniden aynı taşın altına giriyor. Kanıyor, ve sahibi "itiraz etmiyoruz" diyor.

Bir yandan onu anlıyorsunuz, bir yandan ona üzülüyorsunuz. Çünkü kürsüde bağıran o sert adamın ardında, sosyal medyada ailesine uzanan dile kırılan, kızının ve torunlarının adı geçince sesi değişen bir dede duruyor. Reislik zırhının altında, tıpkı herkes gibi yorulan bir insan.

Belki de futbolun en acımasız yanı budur. Adamlar gençliklerini verir bu sevdaya; sonra bir gün gelir, ihtiyarlıklarını da isterler onlardan. Ve o adamlar, "başka şansı yok" deyip yeniden gelir.

Aziz Yıldırım bu sezon bir söz verdi: bir yıl, bir şampiyonluk, sonra veda. Bu camia o sözün tutulup tutulamayacağını sahada, yeşil çimlerde görecek. Ama dün o eski salonda görülen şey başkaydı: Bu adam orada, sevdiği için bile değil — sevmekten başka bir şey bilmediği için.

Taşın altındaki o eller yine kanıyor.

Ve o, hâlâ itiraz etmiyor.

FenerbahçeAziz YıldırımYüksek Divan KuruluŞampiyonlukSüper Lig gündemi
Tüm Köşe Yazıları